20 Ağustos 2011 Cumartesi

SBS özür diledi ama..

SBS'de yayınlanan Star King rezaleti malumunuz.. Arabistan'da yaşamış olan 18 yaşındaki Koreli bir kızla beraber yayın ekibi bir şov hazırlamışlar ve birçok milletin tabi olduğu bir dini, o dinin simgelerini küçümsemiş, alay etmişler üstüne üstük Müslümanları eli silahlı teröristler olarak göstermişlerdi. Programı izlediğimde gerçekten çok üzüldüm, ufacık bir kızın ünlü olma hayalleri yüzünden kutsal değerlerin böyle ayaklar altına alınması gerçekten iğrençti. Hele şu an Türkiye'de de yüzlerce hayranı olan Super Junior üyesi Lee Tuk'un programdaki aşağılayıcı hareketi kesinlikle beni son derece rahatsız etti. Biliyorum o programlardaki ünlüler kendilerine ne denirse onu yapıyor ama tüm dünyada her dinden bunca hayranı bulunan bir grubun üyesinin en azından bir kenarda kalıp bu  şova dahil olmamasını beklerdim..



Şovdaki bu kızın Arabistan'da yaşadığı zorlukları göstermek istediği söyleniyor, fakat başındaki örtünün, arkadaki cami simgesinin aşağılanması hiçbir amacı haklı göstermedi bana. Ki Koreliler kadar internet bağımlısı bir millet nasıl bu kadar kör olabiliyor aklım almıyor gerçekten.. Artık ne Araplar ne de başka herhangi bir müslüman devletin vatandaşları çadırlarda yaşamıyorlar, develere binmiyorlar.. Ve onlar terörist değil..

Star King program ekibi son bölümlerinde İslamiyeti yanlış bir biçimde izleyicilerine aksettirdikleri için özür dilediler. Ki o silah olayıyla birlikte bu özür bile ayıplarını kapatmaz orası ayrı ama en azından yaptıkları ayıbı anlamaları iyi oldu. Ama birçok kişi bu yapılanları elbette unutmayacak, çünkü onların önargıları da bu özürle bitmeyecek, bunu herkes biliyor.

Hızla küreselleşen günümüz dünyasında böyle cahilce karalamalar, dini, kültürel değerler üzerinden prim sağlama çabaları ne kadar gereksiz oysa ki.. Koreliler Müslümanlar tarafından ne kadar sevildiklerini bilmeliler. Endonezya'da Koreli şarkıcıların konserleriyle stadyumlar doluyor, binlerce insan o grupları dinleyebilmek için konserlere akın ediyor, albümler kapış kapış gidiyor.. Kore dizileri Arabistan'da, Dubai'de ve son yıllarda Türkiye'de büyük ilgi görüyor, Kore dalgası yediden yetmişe herkesi içine aldı çoktan.. Dünyaya açılmak sadece Avrupa ve Amerika özentisi olmakla olmuyor maalesef.. Yoksa bu insanların yayabilmek için çıldırdıkları o "Korean Wave" olayı ancak hayallerde kalacak emin olun..

Kısaca şunu söylemek istiyorum.. Ey Amerika deyince kendisinden geçen başta SBS yapımcıları Koreli kardeşlerim.. Müslümanları da tanıyın azıcık.. Onlar ne teröristtir, ne cahil, ne de yobaz.. O interneti ünlülerin hayatlarını kurcalamaktan başka şeyler için de kullanın ve araştırın biraz.. Önyargıyla olmaz bu işler, bir özürle de herkesin bildiği ayıplar kapanmaz.. En azından biz Türkler olarak "Türkler ve Koreliler kardeştir" diyorsak, benimsemiş olduğumuz dine hakaret etmemeniz gerektiğini de biliyorsunuz demektir öyle değil mi?

Not: Buradaki suçlu SBS kanalı olsa da bu bu yanlış önyargı insanların büyük çoğunluğunda var olduğu için genel konuştum, yoksa böyle düşünmeyen birçok Korelinin var olduğuna da eminim. Benim yazım sadece bu insanların dışında kalanlar içindir.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Hikayemi tozlu raflardan indiriyorum^^


Geçen yaz, sanırım Haziran ayıydı. Kardeşimle "Ya şununla şu aynı dizide oynasaydı keşke, hatta şu da olsaydı, hatta şunun rolü şöyle olsaydı..." falan diye saçma bir muhabbetin içine girmiştik.. Böyle konuşa konuşa bir baktık elimizde kocaman bir hikaye birikmiş! Daha sonra ben bu hikayeyi unutmamak için bilgisayara geçirmeye karar verdim ve her bilgisayar başına oturmamda farklı bir şeyler ekledim hikayeye. Minik bir senaryo elde ettik en sonunda :) Ve aylar sonra blog keşiflerine başlamamdan itibaren birçok Uzak Doğu bloğunda fan fictionların yazıldığını görüp kendi kendime gülmüştüm.. Demek ki her çekiksever böyle şeyler hayal ediyormuş dedim :) Ve ilk olarak "My Lovely Roommate"i okuyarak bu hayal dünyasına ben de katıldım..

Daha sonra sevgili Hikaru, çok önceden yazdığım bir hikayem olduğunu duyduğunda onu paylaşmamı istedi. İşin aslı başta üşendim biraz, çünkü kendim için yazdığım hikayem uzun tasvirlerle, anlatımlarla doluydu. Bir bölümde sadece esas çocuğun geçmişini anlatmıştım mesela, hiç diyalog kullanmaksızın. Sonra üşengeçliği bırakıp hikayemi tozlu raflardan indirmeye karar verdim.. İşte karşınızda modern çağın Robin Hood'u Jun Suh'nun hikayesi: Kalp Hırsızı :)

Hikayenin konusunu ve oyuncularını hikaye bloğuna ekledim. Her an ilk bölümü de atabilirim. Umarım benim için de eğlenceli bir tecrübe olur.. İyi okumalar şimdiden^^

15 Ağustos 2011 Pazartesi

The Greatest Love: En güzel aşk zor olandır^^



daha "My Girlfriend is a Gumiho"yu yeni izlemişken Lee Seung Gi'nin yeni bir dizide oynayacağını öğrenip bayram etmiştim, hem de bir Hong Sisters dizisinde.. bundan iyi bir haber olamazdı benim için.. Lee Seung Gi malum sevilecek çocuk, Hong Sisters dizilerini de ayrı severim.. tamam işte :) daha sonra Lee Seung Gi'nin dizide oynamayacağını öğrensem de diziyi beklemeye devam ettim, çünkü ben bu kadınların senaryolarını gerçekten seviyorum..

Hong Sisters'dan ilk olarak "My Girl"ü izlemiştim. My Girl benim ilk romantik komedi dizim olduğu için bayılmıştım izlediğim günlerde. belki şimdi izleseydim yine çok severdim orası ayrı.. bu kadınların espri anlayışları gerçekten çok farklıydı ve her komedi unsurunun yanına dramı, romantizmi iliştirebilmeyi harika bir biçimde başarabiliyorlardı. daha sonra "You Are Beautiful"u izledim ve bu dizi de benim en sevdiğim dizilerden oldu. kadro harikaydı, jön farklıydı, şarkılar, espriler mükemmeldi.. dizide birkaç mantık hatası, abartı falan olsa da ben onları görmedim bile, öyle sevmiştim bu diziyi.. daha sonra "My Girlfriend is a Gumiho"yu izledim ve yine izlediğime pişman olmadım, aynı tarz ince espriler, romantizm artı tatlı mı tatlı bir çocuk ve şeker gibi bir kız.. dizi mükemmeldi.. yalnız bu dizi daha romantizm ağırlıklıydı bana göre, ki bu kadınların dizilerinde komedi ağır basardı hep.. ama dizi şahaneydi eleştiremiyorum bile.. ve son olarak mayıs ayından beri her yerde adını duyduğum, ortalığı kasıp kavuran "The Greatest Love"ı izledim ve yine iyi ki izlemişim dedim dizi bittiğinde.. bu diziyle birlikte hem komediye ve romantizme doydum, hem de bu dizinin senaristlerin diğer dizilerindeki birçok kusurdan arınmış olduğunu görüp çok mutlu oldum.. kısaca güzel bir yazıyı hak etti The Greatest Love :)

dizinin konusunu artık herkes biliyor sanırım, yine de azıcık ucundan bahsedeyim.. ünlü top star Dok Go Jin ile 10 yıl önce grubu "Treasure Girls"ün dağılmasıyla gözden düşen, herkesin nefret ettiği Go Ae Jung'un yolları bir şekilde kesişir. yine 10 yıl önce Dok Go Jin'in ameliyatında doktor Treasure Girls'ün "Thump Thump" şarkısını çalmıştır ve bu şarkı Dok Go Jin'in bilinçaltında yer edinmiştir.. 10 yıl sonra Ae Jung'un zil sesiyle birlikte bu şarkıyı duyan starımızın nabzı hızla atmaya başlar, ki kalp hastası olduğu için kolunda nabzını ölçen bir alet vardır ve o alet kırmızı olduğunda 60-90 sınırından çıktığı için şaşırır, sinirlenir, kendisini sorgulamaya başlar.. ve bu zil sesi hep öyle anlarda çalıyordur ki bu kız Dok Go Jin'in ilgisini çekmeye başlar. yalnız bu imkansızdır, top star Dok Go Jin ve her hareketi bir skandala neden olan Go Ae Jung! maalesef Kore dizileri yine imkansızın üstesinden nasıl gelineceğini bizlere gösterecektir :) ayrıca dizimizde bir de Ae Jung'dan hoşlanan mükemmel doktor Yoon Pil Joo ve Treasure Girls'ün eski elemanlarından, Dok Go Jin'in sahte sevgilisi Kang Se Ri bulunmaktadır.. bu ikili de klişe gibi görünseler de kesinlikle farklı karakterleriyle sizi şaşırtacaklar emin olun :) ve bu diziyle birlikte ünlülerin aşklarına bambaşka bir gözle bakacaksınız.. ben bakıyorum mesela, artık televizyonlardaki hiçbir aşka inanmıyorum, hepsinin ağır sözleşme maddeleriyle birbirine bağlandıklarını düşünüyorum.. magazin dünyasından da soğuttu bu dizi beni haa :)

buradan itibaren spoiler yağmuruna maruz kalabilirsiniz, diziyi izlememiş olanları son paragrafa alabilirim :)



öncelikle elbette Dok Go Jin'den bahsetmeli.. tamam şu an Kore'de farklı jön modası hakim, ama bu kadarı beni bile şaşırttı. karizmatik, cool bir top star nasıl bu kadar çocuksu, eğlenceli, farklı olabilir.. 37 yaşına kadar hiç aşık olmamasının verdiği o acemilikler falan nasıl tatlıydı.. bir insan aşık olup olmadığını nabzını sayarak anlar mı? Ae Jung'un Couple Making'e doktorun aşkına cevap vermeye gittiği gün resmen tek tek nabzını saydı.. alet alet değil aşk ölçer sanki :) tüm bunlar bu senaristlerin tarzı olduğu üzere fazlaca abartılı olsa da çok güzeller, insan izlemeye doyamıyor :)



sonra, Ae Jung'un getirdiği patatesleri infaz etmesi :) bizim minik Ding Dong bile yapmazdı bu kadarını :) Hong Sisters hep aynı, jönler ya oyuncaklarla konuşurlar, ya patates infaz ederler.. tuhaflar kısacası :) ama tekine kıyamadı ve mis gibi yetiştirdi o kadehin içinde.. işte romantizm bu.. sevdiği kadının samimiyetiyle getirdiğine inandığı patates bile onun için o kadar değerli ki adam ona gözü gibi bakıyor.. çok ince, hassas noktalarıydı bunlar dizinin, insanın yüreğini burkan cinsten..



ve o spor ayakkabıları "ben aldım" diyerek yaptığı kahramanlık.. ben kesinlikle birini ayarlar, bir yolunu bulur demiştim, ama elleriyle getirdi giydirdi kıza.. zaten doktorla bu ayakkabılar yüzünden yaptıkları yarış bir harikaydı.. mükemmel erkek Pil Joo'nun bile eli ayağına dolaştı ama kahraman Dok Go Jin'e nasip oldu almak :)

ve Dok Go Jin'in "sarıl bana, enerjim tükendi, şarj olmak istiyorum" demesi.. aaahhhh.. böyle bir romantizm olabilir mi.. adamın bu cümlesi bile her şeye değer bence.. ve filmin en güzel repliğini de yazmalıyım burada; kötü kızımız Se Ri Dok Go Jin'e "sarıl bana" der. Dok Go Jin ise ona: "benim başka bir şarj aletim var, bana dokunursan kısa devre yaparım, uzak dur" diyerek ayakta alkışlanacak bir cevap verir.. aynı anda iki üç kızı idare etmeye çalışan çakma Kazanova'lara en büyük derstir bu cümle, gün gelir siz de kısa devre yaparsınız ha, dikkat edin demek istiyorum buradan onlara, helal olsun Dok Go Jin! :)



şimdi sıra Go Ae Jung'da.. ben bu kadını daha önce izlediğim korkunç film "Crush and Blush" ile tanımıştım.. filmin etkisi bende öyle büyük olmuş ki Ae Jung'u ilk gördüğümde bir irkildim ama izledikçe geçti :) ama ha izlemeyin izlettirmeyin diyorum.. neyse, öncelikle Gong Hyo Jin ile Cha Seung Won dizide harika bir ikili olmuş. kadının oyunculuğu oldukça iyiydi burada. yalnızz.. kıyafetleri kesinlikle korkunçtu. o 80'lerden 90'lardan kalma uzun etekleri, bol gömlekleri nereden bulmuşlar merak ettim, ancak bir vintage mağazasında satılır cinstendi hepsi.. televizyon programlarına katılan bir kadın azıcık daha şık olmalıydı bence.. ya da belki bu giyim tarzı Kore'de yeni trenddir diye düşünmek istiyorum, yoksa hiç bir anlam veremedim doğrusu.. ve saçı.. bir saç kesimi ancak bu kadar kötü olabilir.. 10 yıl önce takma saç kullandığı halleri bile daha güzeldi kızın, ama o küt saçlı besleme halleri beni benden aldı.. senaryo gereğince kızı çirkinleştirmek adına yapıldığını düşünmek istiyorum bunun da.. yoksa yine bir sebep bulamıyorum.. hele Se Ri'nin o mükemmel saçlarının yanında bizim kızınkisi bir felaketti..

Ae Jung'a dizi boyunca atılan iftiralar, yanlış anlamalar beni de her izleyici gibi deli etti. bir kız ancak bu kadar iyi olabilir ve bu kadar kötü görülebilir. Ae Jung zaten bu yüzden şov dünyasında tutunamamış muhtemelen.. insan biraz yırtık olur, kendini savunur, gerekirse başkalarını feda eder falan ayakta kalabilmek için. ama bu dizide feda edilen hep Ae Jung oldu. ben son bölüme kadar gerçeklerin ortaya çıkmasını bekledim. kızın kimsenin metresi olmadığı, mütevazı bir evde yaşadığı, Mi Na için kendini feda ettiği falan.. en azından son bölümde Dok Go Jin'in kasedinde bunları söylemesini ummuştum ama yine her şeyin üstü örtüldü ve sadece kızın yanlış anlaşıldığı söylenip duruldu.. bu da içimizde kalsın napalım artık :)

ve insanların Dok Go Jin ile Ae Jung'u onca olaya rağmen asla ve katiyetle birlikte düşünememeleri çok ilginçti. adam kızın ayakkabısını aldı, hiçbir talk şova katılmazken onunkine katıldı ve oldukça samimi davrandı falan.. hatta en sonunda itiraf etti millet yine "şaka yapıyor olmalısın" falan dedi. isyanıma az kalmıştı yani.. hele Dok Go Jin'in bayıldığını öğrendiği gün kızın canlı yayını terketmesinin ardından millet tuvaletini tutamadığını düşünmüş.. bu kadar olur yani pess! yalnız bu da iyi espriydi hakkını yememeli şimdi :)



ve doktorumuz mükemmel erkek Yoon Pil Joo. Couple Making adlı izdivaç programına ideal gelin adayını aramaya gelir. tabi programda Ae Jung da vardır.. bu arada Kore'deki bu saçma programları gördükçe daha da şaşırıyorum. ünlü bir erkek oturuyor yok "şu ideal tipim, bunu beğenmedim.." falan diyor, ünlü kızlar da hiçbir şey demeden gülmeye devam ediyorlar.. gurur denen bir şey yok yani "o kim ki beni beğenmiyor" falan der insan.. mantığım almıyor benim bu durumu, ama onlar bu şovlara bayılıyor maalesef.. neyse, bu tatlı çocuk Ae Jung'a aşık olsa da programın sunucusu, Dokgo'nun sahte sevgilisi Se Ri de ondan hoşlanmaktadır. dizinin bu kısmı hoşuma gitti benim, kötü kız esas oğlanı elde etmek için entrikalar falan yapmadı, gitti dizinin masum çocuğuna abayı yaktı, etkilemeye çalıştı falan.. Se Ri'nin bu çabaları çok tatlıydı.. Secret Garden'da da iyi, tatlı kızı oynadığı için kötü kız rolü pek gitmemiş ona, yüzü de çok masum.. bir daha kötü kız olmaz umarım.. bu arada kızın saç rengine bayıldım, mükemmeldi..

Pil Joo'yu sevdim ben.. yani çocuk bildiğiniz yakışıklı, hem de öyle böyle değil.. böyle utanması, acemi aşık tavırları, gülüşü falan.. gerçekten mükemmel erkekti ne diyeyim.. beni bile Pil cephesine çekecekti bir ara da, tuttum kendimi :) son bölümde yaşlı kadının teki bu tatlı çocuğu kızıyla tanıştırmak isteyince kadına özgeçmişini vermesi bomba bir espriydi, bir saat güldüm rahat.. tabi espri bu kadar değil.. kadından özgeçmişin arkasındaki bilgi formunu kızına doldurtmasını ve annesinin evine göndermesini istedi, valide sultan değerlendirmeye alacakmış adayı, böyle teklifler çok geldiği için bu çözümü bulmuş çocukcağız.. yerim lann :)  bu arada son dönemlerde bu ikinci adamları neden böyle öküz gibi yakışıklı çocuklar arasından seçtiklerini de merak etmekteyim.. örneğin;

You Are Beautiful: Jung Yong Hwa

My Girlfriend is a Gumiho: No Min Woo

Cinderella Sister: Taecyeon vs. vs.

ikinci adam bu kadar yakışıklı olunca izleyicinin dikkati dağılıyor sayın senaristler, standardı düşürün lütfenn :)


tatlı Ding Dong'dan da bahsetmesem olmaz şimdi..  Dokgo'ya telefon edip quiz yapmasıyla beraber bu tatlı çocuğun adı Ding Dong kaldı. gerçek adını unuttum şu an mesela :) Ding Dong kelimesi şu an benim terminolojim arasına da girdi, mesajlarımda falan kullanıyorum, çok tatlı ama :) neyse, Dokgo ile bu sevimli keratanın arkadaşlıkları şahaneydi.  Dokgo'nun ona imzalı fotoğraflarını vermesi falan çok hoştu.. bir yetişkin ve bir çocuk ancak böyle güzel bir dostluk kurabilir.. bir sahnede Ding Dong ile büyükbabanın giydikleri Hyun Bin eşofmanları ve kafalarındaki o tuhaf bant çok ama çok komikti :) gülme komasına soktu beni sağolsun :) o eşofmanların bu kadar ünlü olduğunu biliyordum ama onların üstünde görünce şaşırdım, çok hoş bir komedi unsuru olmuş gerçekten bu detay, tebrik ediyorum yazarlarımızı tekrar..



vee dizinin en tatlı sürprizi Lee Seung Gi.. 5 dakika bile girmesiyle diziye nasıl bir tat kattı öylee :) saçlarını da boyatmış sanırım, şahane olmuş.. Dokgo gibi hayranlarına karşı nazik, gerçek hayatta ise kibirli, küstah star rolündeydi misafirimiz.. sunbae'sinin yolundan emin adımlarla ilerliyordu bravo :) ve yukarıdaki o salak gülüşleri.. tarihe geçecek cinsten :)

dizinin sonunu çok ama çok beğendim.. Hong Sisters her zaman bir diziyi 14 bölüm şahane ilerletip 15 ve 16'da mahvederek beni hayal kırıklığına uğratırdı. bu sefer öyle olmadı. tamam dizi daha dramatik bir hale geldi ama saçma sapan yanlış anlamalar, yıl atlamalar falan olmadı.. ben kesin kız o doktorla Çin'e gider Dokgo'nun iyiliği için falan demiştim, Allah'tan bu sefer o hatayı yapmadı senaristler.. bundan daha iyi bitemezdi dizi kesinlikle.. son ana kadar romantizm hiç bitmedi, adamın o saf, içten aşkı tüm sorunların üstesinden geldi.. ikilinin sinemada herkesin gözü önünde birbirinin kulağına ""Dugun Dugun" şarkısını söylemesi nasıl bir şeydi öyle.. hele hele bölüm sonunda Dokgo ve bebeklerinin yan yana uyudukları o sahne.. bu kadar tatlı bir sahne olamaz.. Ae Jung'un o korkunç saçları biraz uzamış olsaydı bari diyeceğim ama demiyorum, dizinin o güzel sonunu eleştirmek istemiyorum.. kızın o saçlarıyla bile güzeldi diyeyim en iyisi :)



sonuç olarak bu diziyi izleyin diyorum. yazımın başında da dediğim gibi bu kadınların dizileri beni hiçbir zaman izlediğime pişman etmedi.. sizi de etmeyeceğine eminim.. kadın elinden çıktığı bariz olan böyle romantik ve esprileriyle sizi gülme komasına sokacak dizi az bulursunuz.. benden söylemesi :)  yazıma dizimizin güzel şarkısı "Dugun Dugun" ile son veriyorum.. herkese iyi seyirler :)





13 Ağustos 2011 Cumartesi

Like a doll: Gülümsemek zorunda olanlara..







 

bu şarkı içi kan ağlayıp da insanlara gülümsemek zorunda kalanların şarkısı.. yani hepimizin zaman zaman içerisinde bulunduğu bir durum.. ben bu şarkıyı çok seviyorum, ne zaman üzgün olsam dinliyorum.. insanın çok üzülse de bazen oyuncak bir bebek gibi gülümsemek zorunda kalabileceğini hatırlatıyor bana.. hayat böyle işte diyor, sen gülümse, için kan ağlasa da, kimse anlamasın, anlamaz da aslında sen ağlasan da, gülümse yine de, geçecek bir gün, unutma..

 

OYUNCAK BEBEK GİBİ

gülümsüyorum, her gün gülümsüyorum

çünkü gözyaşlarım akabilir her an,

bense gülümsüyorum böyle

daima gülümseyen oyuncak bir bebek gibi

hiç durmadan gülümsüyorum böyle, her gün..

 

hiçbir derdim yok, çok iyiyim

bir sürü yeni arkadaşım var

artık çok meşgulüm

günlerim hızla geçiyor

ve hayatımda yeni biri var

tıpkı sana benziyor

üzgünüm ama ona her baktığımda

seni hatırlıyorum

 

gülümsüyorum, her gün gülümsüyorum

çünkü gözyaşlarım akabilir her an,

bense gülümsüyorum böyle

daima gülümseyen oyuncak bir bebek gibi

hiç durmadan gülümsüyorum böyle, onunla birlikte..

 

bir sürü yeni hobim var

onunla paylaşıyorum artık

seninle yaptığım her şeyi

onunla yapıyorum artık

 

lütfen sev beni, sev lütfen

o benim gülen yüzümü çok sevdiğini söylüyor

oysa o çok sevdiğim kötü insan

benim kalbimi hiç anlamıyor

 

gülümsüyorum, her gün gülümsüyorum

çünkü gözyaşlarım akabilir her an,

bense gülümsüyorum böyle

daima gülümseyen oyuncak bir bebek gibi

hiç durmadan, sadece  gülümsüyorum..

 

kalbim seni unutamıyor

ölsem de, cezalandırılsam da

kalbim seni bırakamıyor

 

gülümsüyorum hep ama, ağlıyorum aslında

böyle her gün ağladığımı kimse bilmesin istiyorum

bu gizli acım bitecek mi merak ediyorum

her şeye rağmen ben hep gülüyorum biliyor musun

oyuncak bir bebek gibi..

 

not: bu şarkının bulunduğu Jump Up albümü her şarkısı harika çok başarılı bir albümdür.. albümün en meşhur şarkısı Bad Woman olsa da; Missing YouMagic,What Can I DoLike A Doll.. hepsi şahane.. tavsiyemdir :)

 

11 Ağustos 2011 Perşembe

"10 Küçük Zenci" çizgi romanıyla karşımızda^^



D&R'da görür görmez aşık oldum bu çizgi romana ve hemen aldım.. Agatha Christie'nin en sevdiğim kitabıdır 10 Küçük Zenci, zaten 10o milyon satışla hem en çok satılan Agatha Christie kitabı olmuş, hem de en çok satılan kitaplar arasında 7. olmuş. hak ediyor kesinlikle.. bu kadar eğlenceli, heyecanlı ve sonunun tahmin edilmesi imkansız bir polisiye yoktur sanırım..

romanda 8 kişi zengin bir adam ve karısı tarafından Devon açıklarındaki Zenci Adası'na davet edilir. evde iki de karı koca hizmetçi ve uşak vardır. davetliler birbirini tanımaz ama ev sahibini tanıdıklarını sanırlar. ilk akşam salonda toplanırlar, uşak bir plak koyar ve hepsi geçmişlerinde cezasız kalmış cinayetleriyle suçlanırlar.. hizmetçi ve uşak da dahil.. ve birbirinden gizemli olaylar yaşanmaya başlar..

kitaptaki 10 küçük zenci tekerlemesini de yazmazsak olmaz şimdi..

On küçük Kızılderili yemeğe gitti,

Birisi kendisini boğdu ve kaldı dokuz.

Dokuz küçük Kızılderili çok geç kalktı,

biri uyuyakaldı, kaldı sekiz.

Sekiz küçük Kızılderili Devon'da geziye çıktı,

Biri burada kalacağım, dedi, kaldı yedi.

Yedi küçük Kızılderili odun kıydı,

biri kendisini kesti, kaldı altı.

Altı küçük Kızılderili kovanla oynadı,

bir balarısı, içlerinden birini soktu, kaldı beş.

Beş küçük Kızılderili mahkemeye gitti,

Biri hakkını aldı, kaldı dört.

Dört küçük Kızılderili denize gitti,

Biri hileye kurban gitti, kaldı üç.

Üç küçük Kızılderili hayvanat bahçesine gitti,

Birine ayı sarıldı, kaldı iki.

İki küçük Kızılderili güneş altında oturdu,

Biri güneşte kızardı, kaldı bir.

Bir küçük Kızılderili tek başına kaldı.

Gidip kendisini astı ve hiçbiri kalmadı.

benim tavsiyem 10 Küçük Zenci'nin önce kitabını okuyun sonra da bu tatlı mı tatlı çizgi romanı alın.. çizimler bir harika.. özellikle Zenci Adası'nı harika resmetmiş çizer Frank Leclercq.. ve de 10 küçük zenci biblolarını.. tam hayalimdeki gibi olmuşlar..

çizgi romanda yazarın bir diğer kitabı olan Mavi Trenin Esrarı da var. ben onu okumamıştım çizgi romanda okudum ilk defa. çok sevdim denemez, belki de önce kitabını okumalıydım, olaylar çok hızlı ilerledi çizgi romanda haliyle, fazla karmaşıktı benim için.. neyse bir de kitabını okurum artık :) yalnız burada Hercule Poirot'u çok sevdim denemez, ben onu çok karizmatik, yakışıklı bir dedektif olarak hayal etmiştim, çizgi romandaki Hercule fazlaca kilolu ve itici olmuş bence.. cık cık cık :)

çizgi romanda bir de Agatha Christie'nin esrarlı hayat hikayesine de yer verilmiş.. kadının hayatı da kitapları gibi gizem dolu gerçekten.. kariyerinin doruğundayken zor yıllar geçirmeye başlıyor ve bir gün ardında bir mektup bırakarak ortadan kayboluyor.. 500 polis, 15 bin gönüllü bu kadıncağızı arıyor ardından.. 11 gün kayıp olan Agatha, Harrogate'de bir otelde bulunuyor daha sonra.. fakat kadının bu esrarlı kayboluşu hiç gündemden düşmüyor.. Christie Şark Ekspresi'nde Cinayet romanını Pera Palas Oteli'nde yazdığı için kayboluşu bu otelle de ilişkilendirilmeye çalışıyor, olaya medyumlar bile giriyor.. çok ama çok ilginç gerçekten.. bu hayat hikayesi de okumaya değer bence..

NTV polisiye klasikleri biz manga severler için ideal.. alınız, keyfini çıkarınız efendim :)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

İki güzel haber: Lee Hong Gi ve Jang Geun Suk yeni dizilerle geliyorlar^^



biraz önce harika iki haber aldım ve çok mutluyum :) Hong Gi ve Jang Geun Suk yeni dizilerle geliyorlar! Hong Gi Japon aktris Reiko Takashima ile “Noriko Goes to Seoul” dizisinde oynayacakmış ve dizinin ilk bölümü 11 Eylülde KBS'de yayınlanacakmış.

dizinin konusu ise şöyle, Noriko Korece pop hastası bir kızdır ve en büyük hayali bir K-pop şarkıcısı olmaktır. bu nedenle sanırım bir yarışmaya ya da sınava girmeye karar verir ve bu süreçte genç şarkıcı Min Ha ( Hong Gi) ile tanışır. Min Ha ona şarkı söylemeyi öğretecektir..

anlayacağımız üzere Hong Gi bu dizide bol bol şarkı söyleyecek :) yalnız dizi "special drama series" olarak geçiyor, umarım çok kısa olmaz. son olarak dizi Kore'nin en büyük ulusal bayramı Chusok'u kutlamak için yapılacakmış ve bayramdan bir gün önce yayınlanacakmış.. bekliyoruz efendim :)



şimdi sıra diğer iyi haberde, aslında asıl haber bu benim için.. Jang Geun Suk da yeni bir diziyle geliyor, hem de oldukça ilginç bir dizi. ismi “Singing in the Rain”. yönetmeni Winter Sonata ve Autumn Tale dizilerinin yönetmeni  Yoon Suk Ho. dizinin ilginç olmasının sebebi iki dönemde birden geçmesi ve Jang'ın dizide iki rolde birden oynaması, hem baba hem oğul. Seo In Ha olarak 1970'lerdeki bir sanat okulu öğrencisini, oğlu Seo Jun olarak ise işini seven, aşk ve özgürlük peşindeki bir fotoğrafçıyı canlandıracakmış.. dizinin çekimlerine gelecek ay başlanacak ve gelecek yılın başlarında da yayınlanacakmış.. artık beklediğim dizi belli oldu: Singing in the Rain :)

yine yeni haberlerle karşınızda olacağım efendim, esen kalınız :)

9 Ağustos 2011 Salı

Lütfen şimdi ağlama.. Benim için kan ağlayacaksın daha..



bugüne kadar sayısız dizi film izledim, ama arkamı dönüp baktığımda hala kalbimi sızlatabilecek tek öykünün Mianhada Saranghanda olduğunu görüyorum.. yılar geçse de hala Moo Hyuk'un ne kadar yalnız olduğunu düşündüğümde kendi yalnızlığımın anlamsızlığını düşünüp "aman bee" diyebiliyorum.. hala onun sevgisi, hoşgörüsü aklıma geldiğinde kendi tahammülsüzlüğümden utanıyorum.. hala hala.. Misa hala beni ilk izlediğim gün gibi etkilemeyi başarıyor..

Misa'nın meşhur ramen sahnesini bilirsiniz.. işte o an kelimelerin kifayetsiz kaldığı, ellerin titrediği, gözyaşlarının tutulamadığı andır izleyenler için.. uzun süre her ramen gördüğümde gözlerimin dolmasına sebep olmuştur o sahne.. bir yerde okumuştum, o sahnenin çekileceği gün So Ji Sub sete geç gelmiş sanırım, çekime çok az bir süre kalmış. o da hemen eline senaryoyu alıp hızlı hızlı okumaya başlamış. daha senaryoyu okurken ağlamaya başlamış, rolüne hazırlanmak için değil ha, elinde olmadan.. dakikalarca gözyaşlarını tutamamış.. işte böyle bir samimiyet vardı Misa'da.. So Ji Sub rol yapmadı, yaşadı, Moo Hyuk oldu.. bu yüzden bu dizi hiç eskimiyor..  işin sırrı burada saklı..

bu diziyi izlemeyenler dakika kaybetmemeli diyorum tekrar.. daha dizi çekilmeden karakteri için ağlayan bir aktör var burada çünkü.. onun yalnızlığını, sevgiye olan açlığını gören herkes kendinden de bir şeyler bulacaktır emin olun..

son olarak Hong Gi söylesin biz dinleyelim diyorum.. bu diziye de ancak bu kadar güzel bir şarkı yakışırdı zaten..





8 Ağustos 2011 Pazartesi

Cinderella: Perisi olmayan bir kızın hikayesi..



masalevi yine bir korku filmini gururla sunar :) aslında Cinderella için korku filmi denemez, gerilim daha çok. farklı ve değişik, ilginç de bir konusu var.. konusundan ziyade benim ilgimi filmin afişi çekmişti, gerçekten çok güzel.. Cinderella için yine orijinal masalın uyarlaması da denebilir çok zorlanırsa, aslında ama o konuya girmeyelim, çünkü filmin gidişatı da isminde saklı..

önce filmin konusundan bahsedeyim. Yoon Hee kocasından boşanmış kızı Hyeon Su ile yaşamaktadır. Hyeon Su'nun okul arkadaşlarının tümü de güzellik takıntısı olan kızlardır ve hepsi bir bir estetik ameliyat olmaktadır. fakat kızlar ameliyat olduktan sonra teker teker intihar ederler, hem de yüzlerini keserek.. tüm bu olanlara çok üzülen Hyeon Su bir yandan da evde annesi ve kendinden başka birinin daha yaşadığını hissetmektedir. ve bir gün evin bodrum katında gizli bir oda bulur. daha sonra her şey bir bir açığa çıkar..

esas konu da buradan sonra başlıyor. anne ve babanın konuşmaları, flashbackler bodrumdaki odanın sırrını ortaya çıkarıyor. ben filmi izlerken birçok tahminde bulundum yalnız "acaba bu o da o bu mu?" ya da "hangisi kim?" şeklindeki sorularıma dair tahminlerimde filmin sonuna dek tam olarak emin olamadım. spoiler vermemek adına bilmece gibi konuştum farkındayım ama izleyenler beni anlayacaktır eminim :)

bu filmi izledikten sonra Korelilerin hatta tüm Uzak Doğuluların güzellik ve estetik takıntısını bir kez daha görmüş oldum. küçücük kızların bıçak altına yatması onları hiç rahatsız etmiyor, bu temanın filmlerde kullanılması da kimsenin umrunda olmamış.. hepsi plastik bebekler gibi aynı mimiklerle, surat ifadeleriyle dolaşıyor. yazık bence..

her neyse bu kadar sosyal mesaj yeter :) ben bu filmde psikopatlığın sınırının olmadığını da gördüm ve "oha!" dedim kendi kendime.. ya senaristler çok yaratıcı ya da kadınlar gerçekten çok tehlikeli olabiliyorlar.. 2. seçenek çok korkutucu bu arada, ben bile tırstım açıkçası :)

bu filmde gördüğüm ve diğer birçok Kore korku filminde rastladığım bir detayı da paylaşayım burada. adamlar güzel konular seçiyor, karakterler iyi, gizem sır aksiyon her şey var, son ilginç falan filan.. ama iki saat boyunca adam akıllı ipucu verdikleri yok. insan öyle aval aval izliyor filmi, karmakarışık olaylar, geçmiş gelecek bağlantısı falan.. anlamak imkansız.. sonra filmin sonunda bir bakıyosun meğer her şey çok mantıklı bir sonuca bağlanıyormuş, meğerse şöyleymiş böyleymiş falan.. ama hiçbir zevk almıyorsun çünkü hiçbir tahminde bulunamadın.. bu hissi belki de bir tek ben yaşıyorumdur.. hele daha önce izlediğim "Loner " adlı film bahsettiğim bu tür filmlerin başlıca örneğiydi kesinlikle.. bence iyi bir korku filminde ipuçları birer birer filme serpiştirilmeli ki insanlar 2 saat sıkılmadan heyecanla izlesin filmi.. buradan saygıdeğer yönetmenlere sesleniyorum ehem ehem :)

yine diğer filmlerle beraber bu filmde de gördüğüm başka bir detay da Kore korku filmlerinde konunun nedense hep duygusal bir olaya bağlanması gerçeği. filmlerde kötülükler yapılıyor, ölümdü cinayetti falan filan.. sonra bu olaylara anne baba kardeşler dahil oluyor, aslında kötüler iyiymiş, bir amacı varmış, kendisini feda etmiş, ya da kendisine yapılanlardan intikam alıyor vs. ben bu kadar duygusallığı yakıştırmıyorum korku filmlerine, Hollywood bu konuda gerçekten iyi işler ortaya çıkarıyor, her şey tam kıvamında..

çok karmaşık yazdım sanki yine.. neyse kısaca Cinderella ilginç, değişik bir gerilim filmi. filme dair daha çok şey yazabilirim ama izleyin görün diyorum. yorumlarda paylaşırız içimizde kalanları :) herkese iyi seyirler, bu arada korku filmi diye başlayıp ağlayabilirsiniz de bu filmin sonunda ha, sonra demedi demeyin :)

 

7 Ağustos 2011 Pazar

Ft Island'dan Return: son mini albümümüz^^



eskiden Ft Island albüm çıkarır çıkarmaz indirir daha ilk günden tüm şarkıları defalarca dinleyip eskitirdim. artık o eski performansımdan eser yok.. ama Hong Gi'nin sesini özlüyorum, tamam eski şarkıları çok güzel ama her yeni şarkısı eskileri aratmayacak kadar güzel oluyor, insan da yeni şarkılar arıyor haliyle.. bu çocuk beni hiç şaşırtmıyor kısacası :)

bugün albümün tamamını indirip dinledim, zaten 5 şarkılık bir mini albüm "Return", yine tam albüm göremedik sevgili F&C :( Neyse bakalım neler var bu albümcükte..

1- HELLO HELLO







 

Return albümünün çıkış şarkısı "Hello Hello".. ve bu şarkı grubun son zamanlardaki en güzel şarkısı kesinlikle. geçen yazın hit parçaları "Sarang Sarang Sarang"ı bile geçti benim için, ki bu şarkıyı milli marşım yapmıştım, arkadaşlarım bilir :) hele hele klibi.. ve Hong Gi'nin klibin sonundaki o gülüşü.. fazla söze gerek yok, kusursuz bir çıkış parçası oldu Hello Hello, tebrikler Ft Island :)

2- I ASKED (널 갖겠다)







 

Hello Hello'dan sonra albümde en sevdiğim şarkı I Asked.. hareketli, kıpır kıpır, isyan dolu bir şarkı, tam bana göre. bir de enstrümansız kısımlarda kulağıma çalınan Hong Gi'nin çıplak sesi.. tamam işte.. çocuğa yine isyankar şarkılar söyletmişler bu albümde de, adı arabeskçiye çıktı haberi yok pıtırın :) neyse o söylesin de ne olursa olsun.. bu arada good bye'a hala kıd bay diyor bu çocuk, geçen yazdan beri düzeltememiş aksanını, ne olacak bu Korelilerin İngilizce özürü bilmiyorum artık :)

3- OH







 

bu da en sevdiğim 3. şarkı.. Hong Gi ve Jae Jin birlikte söylemişler. tatlı, rahatlatıcı bir şarkı "Oh".. Jae Jin o harika sesiyle tat katmış şarkıya.. bu sesiyle kolayca solo bir albümün altından kalkabilecek olan Jae Jin Ft Island'da kalarak, Hong Gi ile düetler yapmaya devam ediyor, beni de çok mutlu ediyor.. Fighting Jae Jin! tam gaz devam :)

4- SUNSHINE GIRL







 

bu albümde hareketli şarkılara ağırlık verilmiş. Sunshine Girl de mutlu, iç açıcı şarkılardan biri.. aşkta suçu her zaman kızlara atan, genelde "Nappun Yoca", "Yocanın Molla" şeklinde şarkılarla karşımıza çıkan Hong Gi bu kez iltifatlar ediyor sevgilisine, "You are My Pretty Girl" diyor.. büyük gelişme bu bence :) ve Jae Jin.. bu şarkıda da sesiyle insanı kendine hayran bırakıyor, o küçücük kısımda bile..

5- CONFESSION (고백합니다)







 

"Confession" tıpkı "Always Be Mine" gibi tüm grup üyelerinin birlikte söylediği bir şarkı. tabi Hong Gi girdikten sonra şarkı anlamlanıyor benim için, farkını hemen ortaya koyuyor kendisi.. ayrıca tüm üyelerin şarkı söylemesi de anlamsız bence, mesela lider Jong Hoon'da kesinlikle ses denen bir şey yok, boşuna zorluyor kendisini.. bu işi ustasına bırakın diyorum sadece, ha bir de Jae Jin de girebilir şarkılara, bazen ama :) her neyse nerde kalmıştım, Confession yavaş, romantik bir aşk şarkısı.. insan gözlerini kapatıp dinlerken rahatlıyor adeta..

şarkı yorumlarım bu kadar.. keşke tam bir albüm olsaydı elimde de daha fazla yazabilseydim, ama yıllardır göremiyorum tam albümü maalesef :( gelecek bahara artık.. kısaca ben bu albümü sevdim, yine iyi iş çıkarmışlar.. aah bir de Won Bin olsaydı diyeyim de bu yazımda da eksik olmasın adı :(

bu arada ben buralardan uzaktayken Tatlı Hong Gi  bir Türk hayranının  kendisine Korece gönderdiği tweeti retweetlemiş. "우리는 일본어 아니에요. 우리는 한국어 아니에요. 우리는 터키이야!!!! TT 우리도 잊지 마세요.. " ” Biz ne Japonuz ne de Koreliyiz. Bizler Türküz! Lütfen bizi de görün! ” şeklindeymiş twit. Hong Gi bir yerlerde onu dinleyen Türklerin olduğunu biliyor, bunu bilmek bile çok güzel.. üstüne üstük yukarıdaki twitin ardından #PrimadonnaTurkey başlığını da başlatmış.. seviyoruz kendisini efendim :)

son olarak  Return albümünün en sevdiğim iki parçası olan bi tanecik "Hello Hello"m ve "I Asked" şarkılarının canlı performanslarını paylaşarak yazıma son veriyorum.. sahur vakti de gelmiş zaten.. herkese iyi sahurlar..

 





5 Ağustos 2011 Cuma

Muscle Girl: Hong Gi'den mini bir drama^^

selamlar^^ ben döndüm.. kısa bir memleket gezisinden sonra yine buradayım. temiz hava, bol güneş, akrabalar, dedikodular falan derken geçiverdi zaman.. döner dönmez ilk yaptığım şey Muscle Girl'ü izlemek oldu. malum uzun zamandır tamamlanmasını bekliyordum, sonunda izledim :)



Muscle Girl'e dizi demek abartı olur, kendisi bir mini drama. her bölümü 20 dakika olmak üzere toplam 10 bölüm. biraz kısa, nasıl bitti anlamadım. ama güzel, tadında bitmiş, Japon dizileri genelde böyle oluyor zaten, bir anda bitiveriyor. Muscle Girl hafif, eğlenceli bir dizi izlemek isteyenler için ideal.. ben oldukça eğlendim, hele 8. bölümde birden karşıma Oh Won Bin çıkınca gözlerime inanamadım, sevinçten dört köşe oldum :) misafir olarak da olsa onu bir dizide görebilmek beni çok mutlu etti.. neyse ondan daha bahsedeceğim :)

dizi genel olarak bir anime tadındaydı. jestler, mimikler, karakterler animeden fırlamış gibiydi. bir yanda iyiler, diğer yanda kötüler.. kendimi Power Rangers izliyor gibi hissettim. ama Hong Gi'nin tatlı mimikleri olaya girince insan ne olursa olsun izliyor, sorun yok :) önce dizinin konusundan bahsetmem lazımdı sanırım yine sondan girdim :) neyse, Shiratori Güreş Salonu'nun sahibi ölür ve salon kızı Azusa'ya kalır. salonda bayan güreşçiler ve bir hakem çalışmaktadır ve salonun yüklü borcu bulunmaktadır. çok önemli maçlarının olduğu bir gün hakemleri arkasında bir istifa mektubu bırakarak ortadan kaybolur. hakemi aramaya çıkan Azusa Koreli popstar Ji Ho'yu (Hong Gi) hakeme benzeterek ona saldırır. onun aradığı hakem olmadığını öğrenince çocuktan o günlük hakemleri olmasını ister ve Ji Ho da kabul eder.. bu arada Ji Ho Japonya'ya arkasında bir not bırakıp kaybolan annesini aramaya gelmiştir. böylece olaylar gelişir.. buradan itibaren azıcık spoiler verebilirim.. izlemeyenler son paragrafa geçebilirler :)



işte Ji Ho ve hakem kıyafeti. çocuk hakemliği de benimseyiveriyor hemen, zaten Azusa ve güreşçi kızlar pek bir seviyor kendisini. Hong Gi sevilmez mi ama, o tatlı mimikleri, göz kırpması falan.. bu arada oyunculuğunu da bayağı geliştirmiş, You Are Beautiful'daki tatlı sevimli oğlan rolünün yanına burada duygusal, hüzünlü oğlan rolünü de katıvermiş, iyi olmuş iyi :)



bu kızlar da Ji Ho'yu bağırlarına basan güreşçi kızlarımız.. aslında onlar Ji Ho'yu Kimu sanıyorlar, Kimu Chige.. bu hikaye de oldukça komik, masada birden "ismin ne?" sorusuna maruz kalan Ji Ho, önündeki kimchi'yi görünce birden Kimu Chige deyiveriyor :) sonra adı Kimu kalıyor işte.. tatlı Kimucuk bu kızcağızların her türlü sorununa koşuyor, adeta iyilik melekleri oluyor, dayak bile yiyor, hem de felaket.. Japon dizilerinin güzel bir yönü de jönleri mükemmel adam yapmaktan kaçınmaları bence, jön de dayak yer kardeşim olabilir yani :) kısaca kızlar bu iyilik meleğine bayılıyorlar, hele de Azusa.. zavallıcık aşık oluyor Kimu'ya.. ama Kimu, saf mı desem aptal mı desem bilemiyorum yani bir türlü göremiyor bu kızın aşkını.. ya da aklı annesini bulmakla o kadar meşgul ki aşkla meşkle ilgilenmiyor.. keşke ilgilenseydi diyor insan ama, bence iyi olurdu..





bu sahne çok hoştu gerçekten.. burada Ji Ho Azusa'ya "annemi bulup hemen Kore'ye gideceğim" deyince kızın dünya başına yıkılıyor, bu cümle kulaklarında çınlayıp duruyor, ama Ji  Ho yine yine anlamıyor kızın duygularını.. Japon dizilerinde aşkın hep ikinci plana atılmasını protesto etmek istiyorum ben, klişe olmamak için böyle yapıyor olabilirler ama olmuyor kardeşim :) bir de tamam dizi boyunca çocuk anlamadı diyelim, en azından dizinin sonunda bir aşk itirafı olsaydı, o da olmadı, Azusa platonik bir aşk yaşadı iki ay ve bitti. Ji Ho arkadaşım da arkadaşım diyerek bitirdi diziyi. Koreli senaristler için tasarladığım planları Japon meslektaşları için de düşünmeye başladım ona göre :)



vee Won Bin.. onu görmek bana ne kadar iyi geldi anlatamam.. bu çocuk yıllar geçtikçe daha da yakışıklı mı oluyor ne anlamadım, tek kelimeyle harikaydı.. dizinin 8. bölümünde Koreli star Si Won rolüyle çıktı karşımıza, Ji Ho'ya yardım etti. rolü kısaydı ama bana yetti, keşke güzel bir dizide görebilsem kendisini diye düşündüm.. aaah nerdeee..



8. bölümün sonuna doğru Ji Ho'ya bıraktığı mükemmel gülümsemesiyle rolünü tamamladı Won Bin. keşke daha çok kalsaydı, hatta o da oynasaydı dizide falan.. bir sürü keşke iste.. neyse bu güzel jesti de yeter, onu arada sırada bir yerlerde göreyim, gözden kaybolmasın da bu bana yeter..



Muscle Girl Hong Gi sevenler, onu ekranda görmek isteyenler için güzel bir armağan.. hafif, sıkmayan, eğlencelik bir dizi kısacası. bir de üstüne Won Bin var, izlenmeye değer diyorum ben. ayrıca dizinin şarkısını da Hong Gi söylüyor, yeteri kadar sebep var ortada değil mi :) bu arada ben bu linkten indirdim bölümleri. izlemek isteyenler buyursunlar :) son olarak dizinin müziğini paylaşıp yazımı tamamlıyorum. hepinize iyi seyirler^^